Küçük kasabanın büyüsü

“Evet, ama ben şimdi düşünmüyorum!” Delal çok sakindi. Murat ise heyecandan kalbi yerinden fırlayacak gibiydi, kendisini ifade edecek cümleler kuramıyordu.
HALİT YILBOĞA – halityilboga@hotmail.com
Gün her zaman ki, gibi ılık ve sessizceydi. Saat öğleyi çoktan geçmiş, Murat uyanmış, odasının penceresinden; mahallenin sonbahar rüzgârlarıyla fısıldayarak konuşan ağaçlarını seyrediyordu. Kavak ve söğüt ağaçlarının dallarında serçeler cıvıldaşıyordu. Odasından antreye çıktı, annesini selamladı. Salona doğru yürüdü… Ansızın dış kapının sesi duyuldu! Kapıya doğru gitti, merakla kapıyı açtı. Gelen dayısı Abdullah’tı… Abdullah çok çapkın, bir o kadar da kaygısız, hiçbir şeyi kafasına takmayan, yüzünden gülümsemesi, dilinden şakaları hiç eksik olmayan bir adamdı.
Murat’ın yüzüne baktı, yeni uyandığını anlamıştı.
— “Günaydın” dedi.
—“Teşekkür ederim dayı…”
—“Hoş geldin nasılsın?”
—“İyiyim senden ne haber?”
—“Ne olsun bildiğin gibi işte! Gecelerimin ve gündüzlerimin nasıl gelip geçtiğinden bile haberdar değilim.”
Murat gecelerce, aylarca istikbalini düşünüyordu. Sabahları ise yenildiği uykusuna birkaç saatliğine teslim oluyordu! “Ne olacak bu halim ?” Diye kendi kendine, sorular yöneltiyordu. Zaruret içinde geçen, bir çocukluk dönemi vardı. Bugün bu zaruret bitmiş olsa bile. Murat büyümüştü, çocukluğunda olduğu gibi mutlu değildi. Gençliğe adımını attığı ilk günlerinde, öğrendiği birçok doğrunun aslında yanlış, yanlışlarında doğru olduğunun farkına varmıştı.
İşsizlik ve ülkesinde devam eden “acımasız savaş” bütün umutlarını kırmıştı. İnsanlar, hayatını kaybediyordu. Murat daima bu anlamsız savaşı düşünüyordu!
Çocuk yaşta babası göçmüştü. Aile reisi olmuş, bütün yük omuzlarındaydı. Ağır sorumluluk ve kendine münhasır dertleriyle boğuşuyordu.
Dayısı salona geçmiş, Murat’ın annesiyle konuşmaktaydı. Murat’ın annesi birden, lafı değiştirdi: “bizim için Şemdinli’den biraz yakacak odun temin edebilir misin?” Dedi. Ablasının bu isteğine pek sevinmeyen Abdullah “tabii ki” dedi. “Yarın Murat’ la Şemdinli’ye gidelim bir çaresine bakarız.”
Şemdinli’nin ülkeler aşırı, bereketli, engin ormanları; yıllardır bölge insanlarına yakacak ve yemiş sağlıyordu. Ertesi gün Murat ve dayısı Şemdinli’ye doğru yola çıktılar; Dağların eteklerinden kıvrılan, uzun ve dolambaçlı yolları, insanın üzerine sanki çökecekmiş gibi duran, heybetli dağları aşarak Şemdinli’ye ulaştılar.
Şemdinli’de Murat’ın teyzesine misafir oldular. Teyzesinin evi Şemdinli’nin kenar bir mahallesinde, İran, Irak sınır üçgeninde bulunan, arkasında Nergiz dağı, karşısında askeri kışla olan bir yerdeydi. Murat akşamları askeri kışlanın etrafı aydınlatan ışıklarını ve birkaç evin dışında bir şey görmeyen, evin penceresinden, sigarasını içmeye devam ediyordu… Sigarasını her içişinde, kafasında onlarca cevapsız soru ve yarım yamalak bir tebessümle geceyi karşılıyordu…
Sabah olmuştu herkes kahvaltıya oturmuş, Murat’ın gelmesini bekliyorlardı. Murat geldi besmele getirip kahvaltıya oturdu. Kahvaltı faslından sonra, Murat dayısıyla birlikte çarşıya çıktı… Akşama kadar bu küçük şehrin iki sıralı çarşısında dolaştıktan sonra eve döndüler… Ardından akşam yemeği ve tebessüm tadı içeren çaylı bir sohbetten sonra, saat geç olmuş, vakit ilerlemişti. Murat’ın teyzesi Murat’a yatacağı odayı gösterdikten sonra kendi odasına döndü. Murat yatağına uzanarak tekrar düşüncelere daldı.
Bu küçük kasaba Murat’ı oldukça boğuyordu, bir an evvel işini halledip, memleketine dönmek, çekildiği inzivaya ermek istiyordu. Şemdinli’nin nadide ormanları, temiz havası ve misafirperver insanları bile Murat’ı memnun etmemişti. Üstelik misafiri olduğu teyzesi, onu el üstünde tutuyor, ona ikramda hiç kusur etmiyordu. Ama o içindeki tanımsız can sıkıntısına bir çare bulamıyordu. Derken sabah oldu tekrar akşam olmak üzereydi…
Akşama doğru dayısı Murat’ıda yanına alarak, kayınbiraderi Hasan efendi’nin evine gittiler. Murat kapıdan içeriye dayısının ardından girince, içeride misafiri karşılamak için, bir de genç bir bayan gördü! Birkaç dakika kala kaldı öylece… Daha sonra kendisini toparladı ve muazzam derecede güzel olan kıza, kısık bir sesle merhaba dedi. Ardından misafir odasına geçilip hatırlar soruldu. Bu arada ev sahibesi kızını onlarla tanıştırmış ve Delal diye de bir kaç kez çağırmıştı. Böylece Murat genç hanımın ismini öğrenmişti. Bir müddet sonra Delal’in annesiyle konuşmaya başlayan Murat, yeni tanıştığı bu kadına, daha önce hiç hissetmediği bir yakınlık duyuyor, ona bir anne gözüyle bakıyordu. Delal’in annesi önce Abdullah’a sonra Murat’a dönerek akşam yemeği için bize katılır mısınız dedi…
Delal’in annesi soylu bir ailedendi. Delal’in annesinin cana yakın bir insan olduğu, her halinden belliydi… Misafiri el üstünde tutan tipik bölge insanının özelliklerini taşıyordu. Murat az önceki bakışlarından pişman olmuş, biraz utanmış ve kızarmıştı. Durmadan terliyor ve başını öne doğru eğiyordu. Ara sıra başını kaldırıp Delal’e bakmaya yeltense de, hemen kafasını yana çeviriyor, doğru düzgün Delal’i süzüp bakamıyordu. İçinden: “ne doğru bir şey yapıp ta, buraya geldim” diye, söyleniyordu. Adını henüz koymadığı ama içinde, bir sıcak su gibi, tüm damarlarında dolaşan bu sıcaklığı hissediyor, küçük küçük umutlar besleyerek, tarifsiz iç gülüşler kurmaya devam ediyordu.
Akşam; karanlık örtüsünü aheste aheste, güneşin son ışınlarının üzerine çekiyordu. Delal’in babası Hasan Efendi evine geldikten sonra, misafirleriyle ilgilendi. Nihayet akşam yemeği için sofra hazırlanıyordu. Delal, çeşitli tabaklarda yer alan türlü türlü yemekleri her sofraya bıraktığında, Murat’ın ona hep baktığını fark etti. Murat, Delal’e her bakışında içi kıpır kıpır oluyor, yerinde duramıyordu. Fakat Delal ne hissediyordu bu çok önemliydi… Bu yabancı genç adamı ilk defa gördüğü için, Delal de olması gerektiği gibi soğuk kanlıydı.. Lakin Delal’in babası olanları fark edecek kadar zeki ve dikkatli bir adamdı. Arada bir kafasını geriye doğru çeviriyor, Murat’ın ne yaptığını takip ediyordu. Gözü Murat’ın üzerindeydi, belki de içinden; “bu adam nereden çıktı” diyerek iç çekiyordu. Murat bunu anlamış, boyuna avuç içleri terliyor, tepeden tırnağa titriyor, kalp atışlarının sesini oldukça sesli olan ortamda bile neredeyse duyulacak gibiydi.
Murat, Delal’in babasının bu durumu fark edişine üzülmüş, biraz da mahcup olmuştu. Utanmışlığın verdiği mahcup korkunun geçmesi için, içinden bir kaç dua okudu. Yemekten hemen sonra, adet gereği çaylar gelmişti, çaylar içildikten sonra, artık gitmek zamanı gelmişti! Dayısı vaziyetten haberdardı! Delal’in babasının bakışları yeğeninin üzerindeydi. Murat’a işaret etti, müsaade isteyip kalktılar. Murat son bir defa daha Delal’e bakamamıştı.
Teyzesine gittiklerinde dayısı yolda, ona alaylı bir gülümsemeyle takılıyordu:
— “Güzel kız değil mi?”
Murat: “Allah sahibine bağışlasın” dedi.
Bundan sonra da hiç konuşmadı. Dayısı ise durmadan konuşuyor, sorular soruyordu. Murat ise, çoktan bu dünyadan kopmuş, Delal’in insanı sakinleştirip, huzur veren güzelliğine dalmıştı bile… Dayısının dediklerini duymuyor yürüyordu… Eve varınca Murat dayısının ipe gelmez sorular soracağını, kendisini bıktıracak kadar konuşacağını biliyordu. Üstelik dayısı olan biteni anladığı için, Delal ile ilgili sorularına devam edebilirdi… Neticesinde dayısıydı ve ondan biraz da olsa utanıyordu! Ve Ondan kaçmanın tek yolu vardı; o da kendi odasına çekilip uyuyacakmış gibi davranması… İçeri girer, girmez Teyzesine: “hemen yatacağım.
“Yerim hazır mı?” “Çok yorgunum hemen uyumak istiyorum.” dedi.
Odası hazırdı zaten odasına gitti, yatağına uzandı, sonra yatağından kalkıp bir sigara yaktı, saatlerce Delal’i düşündü… Işığı söndürüp penceredeki perdeyi kaldırarak Delal’in evini seyrediyordu. Bir elinde sigarasını diğer eliyle de perdenin ucundan tutuyordu. Uyku bastırınca yatağına uzandı, ne vakit uyuduğunu bile anlayamadan, sabah erkenden uyandı, Delal’in evine baktı ama kimsecikler gözükmüyordu. Tekrar yatağına uzandı, dün akşam olanları biraz daha düşündü ve salona gidip televizyonun üzerinde bulunan, teyzesinin cep telefonunun rehberini karıştırdı. Telefon Rehberinden ilk önce “D” harfine bastı ve birkaç isimden sonra Delal’in telefon numarasını buldu! Hemen numarayı kendi telefonuna kaydetti. Artık çok mesuttu. Üstelik bu küçük kasabadan ayrılmak istemiyordu. Ama gitmek için vakit çoktan gelmişti.
Murat memleketine vardıktan, bir buçuk ay sonra, Antalya’dan kendisine yeni bir iş teklifi geldi; hazırlıklarını yapıp yola çıktı. Gideceği yere varır varmaz işbaşı yaptı. Bu iş oldukça basit ve rahat gözüküyordu. Murat’a ayrıca birde bir büro tahsis edilmişti ve Murat’ın kendi bürosunda uzun uzun düşünebilecek kadar zamanı vardı… Mütemadiyen Delal’i düşünüyor ona hislerini nasıl anlatacağını kendi kendine söyleyip duruyordu; Adeta piyese hazırlanan bir tiyatro oyuncusu kabili söyleyeceklerini sıralıyordu. Kendini hazır hissettiği bir akşam dayanamayıp Delal’i aramaya her şeyi ona anlatmaya karar verdi… Delal’in telefonunu bir kaç kez çaldırdı lâkin Delal telefona cevap vermiyordu; Buna çok içerlenmeye başlamıştı… Bir daha, bir daha aradı beyhude cevap yoktu. Bir mesaj göndermeye karar verdi ve: “Delal hanım siz beni tanıyorsunuz, evinize misafir olmuştum. Size bir şey söylemek istiyorum: Lütfen telefona cevap verir misiniz?” Diye yazdı. Biraz sonra, Murat’ın telefonuna, uzun sürmeyen bir çağrı geldi. Arayan Delal’di hemen aradı… Delal’in alo demesiyle Murat’ın kafasında canlandırdığı senaryolar, günlerdir, gecelerdir hazırlandığı bütün kelimeler aklından uçup gitti; Sersemlemişti, Murat acaba âşık mı oluyordu? Belki de bu başka bir şeydi! Delal iki defa alo dedikten sonra cevap verebildi:
“Delal Hanım merhaba iyi akşamlar, müsait misiniz? Sizinle biraz konuşmak istiyorum.”
“Evet, müsaitim buyurun, kimsiniz?” Dedi.
“Ben Murat, evinize gelmiştim, hatırlıyor musunuz? Abdullah’ın yeğeni…”
“Evet, hatırladım buyurun.”
“Delal Hanım ben… Şey… Çok önemli bir şey, sormak istiyorum: Acaba sevdiğiniz veya beraber olduğunuz bir insan varmı?”
Delal, “hayır yok.” Dedi.
“O zaman, şimdi daha rahat söyleyebilirim!” Dedi.
“Sizi gördüğüm günden beri, tarifi mümkün olmayan bir mutluluğu yaşamaya devam ediyorum.
Kendimi size takdim etmek istiyorum. Lütfen beni dinler misiniz?” Dedi… Delal, sadece dinliyordu…
“Ben dürüst olduğum için, dürüst konuşmaya çok önem veren bir insanım. Sizden çok etkilendim. Ömrümde bu duyguları hiç kimseye karşı hissetmedim. Size gelin arkadaş olalım, sizinle biraz vakit geçirelim demiyorum. Bakınız, size kendimi takdim etmem için, bir fırsat verdiniz ve her ne kadar şaşırtıcı gelse de, tek bir şey söyleyeceğim, ama şoke olmayın, direkt söylemek istiyorum!”
“ Benimle evlenir misiniz?” Dedi.
Tüh dedi Murat’ın içindeki ses ve fısıldayarak…
Aptal âşık… Kadınların ruhundan anlamıyorsun. Kadınların birisini gördüklerinde, önce tanıdıkları, sonra yavaş yavaş, ısındıkları ve kadınlarda aşkın böyle başladığını bilmiyor musun? Ama iş, işten geçmişti, söz, ağızdan bir kere çıkmıştı artık.
Delal, böyle damdan düşer gibi sözleri önemsemeden cevapladı:
“Kusura bakmayın, ama ben şu anda evlenmeyi düşünmüyorum!”
Morali bozulmuştu Murat’ın, ama yine de devam etti:
“Neden? Neticede herkes bir gün evlenmeyecek mi?”
“Evet, ama ben şimdi düşünmüyorum!” Delal çok sakindi. Murat ise heyecandan kalbi yerinden fırlayacak gibiydi, kendisini ifade edecek cümleler kuramıyordu. Ona kendisini anlatmakta güçlük çekiyordu.
Hâlbuki Murat dersine çok iyi çalışmıştı. Ona:“ Hiç durup tükenmek bilmeyen bir kalp atışını tarif eder gibi, gözümün gördüğü en harikulade insansın. Seni gördüğüm ilk dakikadan beri aşığım sana. Nasıl ki bir fidan susuz yaşayamazsa; bende bu saatten sonra sensiz yaşayamam… Nasıl ki insanın gözbebekleri aydınlıkta büyüyüp, dünyayı berrak görüyorsa; sende benim göz bebeklerimin büyüdüğü aydınlık bir dünya oldun. Kurban olurum bir tek sözüne. Seninle hayatım değişti, yepyeni bir yaşama sevincim var. Gel yazgım ol. Anlamsız hayatıma, anlam kat. Sensiz yetim gibiyim! Sen belki “Leyla” değilsin, ama ben “Mecnun” olmuşum. Dağda, ovada, köyde, kente, yemekte, çayda her daim aklımdasın. Uyurken tatlı düşlerimdesin! Bilinçaltımda sen varsın! Hayatımın her an’ına girmişsin! Senden kopmak, senden ayrı yaşamak haram olsun! Bütün mutluluklarımı erteleyip, sana sakladım. Hadi ver ellerini, sana öyle bir aşk yaşatayım ki, her sevene örnek olsun; her kadın imrenerek baksın. Ben seni çok seviyorum. Delal. Bana seninle tanışma fırsatı ver” Murat bunların hiçbirisini söyleyememişti.”
Sürekli, telâşla sorular soruyordu.
“Peki, ne zaman evlenmeyi düşünüyorsunuz?”
Delal biraz bekledi… “Hımm, On yıl sonra” dedi. Sanki beni bekleme, benden sana hayır yok, der gibiydi!
Murat biraz da şakayla karışık, içindeki umutsuzluğu ve hayal kırıklığını dile getirdi!
“Kız, ben o zamana kadar yaşlanırım!” Dedi. Artık senli, benli konuşmaya başlamıştı.
Delal gülmeye başladı, gülüşündeki bu ses tonu, Murat’ı cezp etmeye yetmişti. Bir espri daha yaptı, lafı uzatmak istiyordu. Onun sesini kulaklarında duyuyor, kendisini neredeyse yanında hissediyordu. Konuşmaları git gide uzamıştı… Son olarak; Delal’e: “Bak Delal. Allah ta biliyor seni çok seviyorum. Bu sevgim için, bedelse, bedelde öderim. Ama senden vazgeçmem” Dedi. Ve vedalaştı.
Telefonu kapattıktan sonra, Murat her şeye kızıyor, en ufak durumlarda dahi tahammülsüz davranıyordu. Üstelik bu yabancı coğrafya da yapayalnız ve bedbahttı. Kuzguni karanlıklar içinde, geceye öfke kusuyordu. Tek umudu da tükenmiş, kız her şeyi bir anda kesip atmıştı! Murat bu kadar yalnızlığın Allaha ait olduğunu, kulun bunu kaldıramayacağını, Allaha yakınıyordu. Her şey boğazında düğümlenmiş konuşamaz bir halde ne yutkunabiliyor nede, bu muammanın nerede biteceğine bir karşılık bulamıyordu. Beynini kemiren bu Delal ismini silmek rahatlamak istiyordu. Nafile… Büyük aşk gemisi çoktan konaklayacağı limanı bulmuştu.
Her şeyi kırıp döküyordu. Bu hayatın o çekilmez, ulaşılmaz gailelerine bir set çekip, ölümü istiyordu; Yaradan’dan! Buda olmuyorsa Delal’i “bana ver” diye yakarıyordu. Gözyaşlarını silmekten bile aciz kalmış, gözyaşları yanaklarından süzülerek kuruyordu.
Birkaç saat sonra telefonu aldı, telefon rehberine baktı, Delal’e bir mesaj gönderdi. Bunu artık kafasına koymuştu, her gün bir mesaj gönderecekti. Dört, beş gün sonra, mesajlar ulaşmıyordu artık… Numarayı aradı fakat telefon kapalıydı. Bu sefer de: “Neden bu mesajları gönderdim ki?” Diye kendi kendine kızıyordu“en azından numarası bende vardı, belki bir daha sesini duyabilirdim!” Diye kendine kızdı.
Bir akşam ansızın kararını verip, ertesi günü istifa dilekçesini yazarak işinden ayrıldı. Bir değişiklik olur diye İstanbul’a doğru yola çıktı. Beklediği gibi değildi. Taşı toprağı altın sanılan, lakin adam yutan İstanbul, onu da elbet yutabilirdi. Birkaç gün akrabalarında birkaç günde arkadaşlarında kalıyordu. Parası bitmek üzereydi, parası bitse İstanbul onu daha çabuk yutabilirdi. Bunu biliyordu, çünkü bu çok sevdiği metropol kent, aynı zamanda düşmanı da olmuştu… Umduğunu bulamamış, İstanbul bile derdine derman olmamıştı. Her sokak ona Delal’in ak yüzü gibi geliyor, biraz daha karamsarlaşıyordu. Kendisinin iyi olmadığını seziyordu… Gitmek, kurtulmak, ona Delal’i hatırlatan her şeyden kaçmak arzusundaydı.
Ancak nereye kaçabilirdi? Ayrıca İstanbul un çok tatlı tebessümlerini de vehmetmeyi öğrenmişti. İstanbul bir aşk şehriydi nazlı ve biricik Delal’e çok benziyordu. Muhtemelen, bu umutsuz aşkın sayfasını kapatabilirdi. Lâkin ne mümkün… Taksim metrosuna gittiğinde öyle dalgındı ki, gişedeki kızı Delal zannederek, içten ve sıcak bir edayla, sanki bütün sevgisini bir merhaba da gizliyormuş gibi:“merhaba Delal’im” dedi
Kız hayretle: “Pardon anlayamadım?” Dedi.
Delal ismi Türkçe de yoktu, kız merakla sordu?
Murat: “Tamam, boş verin” dedi.
Kız, “ne dediniz” diyerek üsteledi.
Murat: “Ben sizi birisine benzettim. Kusura bakmayın.” Dedi
Kız, bileti Murat’ın gözüne sokar gibi, masaya fırlattı Murat tekrar özür diledi ve oradan ayrıldı.
Yürüyen merdivenden aşağıya inerken Delal’i düşünüyordu! Acaba şimdi ne yapıyor? Acaba benden etkilendi mi? Yoksa bana söylemediği, sevdiği biri olabilir mi? İşte buna kızıyordu, kimse Delal’i onun kadar sevemezdi… Delal’i bir daha görmek, onu uzunca seyre dalmak için, bütün ömrünü verebilirdi. Delal’i kim böyle sevebilirdi ki?
Metroya bindi Levent’e gidecekti; mamafih, sanki herkes ona bakıyordu. Trenin camından yeraltı karanlığını izliyordu. Gözlerinden hızla akıp geçen karanlığa, hayatından kesitleri vererek, derin anlamlar yüklüyordu.
İki ay İstanbul da kaldıktan sonra, İstanbul’dan ayrıldı, memleketine geri döndü. Şemdinli’den gelen her tanıdığına Delal’i soruyor, ondan kopuk, bihaber yaşamak istemiyordu. Artık Delal’e gidecekti, en azından uzaktan da olsa, onu görebilecekti. Durdu. Evine gitti, günlerce- gecelerce uzun uzun, düşündü! “Ya onu gördüğümde daha fazla bağlanırsam? Ya bu sevgim beni öldürürse? Hayır, gitmeyeceğim; Oraya gitmeyeceğim. Gidersem kendime zarar verebilirim.”
Murat korkuyordu, eğer bir daha Şemdinli’ye giderse onsuz yaşayamazdı. Kendisini tanıyordu, neler yapabileceğini de biliyordu. Eğer bir gün Delal bir başkasıyla evlenirse, ondan asla vazgeçmeyecek, gerekirse önce onu, sonra kendisini vurabilirdi. Gitmedi… Bu aşk, bu dünyada olduğu gibi, öte ki dünya da Murat’a azap olacaktı. Üstelik Delal’ine nasıl kıyabilirdi. Gözyaşları içinde, kararını verdi. Gitmekten vazgeçti. Ama aklı hep orada… O küçük kasabanın çepeçevre etrafını sardığı, küçük kasabanın büyüsü’nün etkisindeydi. Tamamlanmamış umutlarla, ona bütün mutluluklarını, hayallerini saklayarak. Adını duyduğu her yerde içi huzurla dolarak, ilerde belki kavuşurum umuduyla. Yaşadı…















