Yokluğun hırsızı

Şimdilerde doğruluk abidesi gibi durup boyunca günaha, harama ve adaletsizliğe bulaşmış, erdemi göstermelik yaptıkları ibadette arayan yel değirmenlerine inat.
Şemdinli’nin yeni Belediye olduğu yıllardır. Medeniyetin lastik tekerleri henüz hırçın doğanın bağrına derin izler açmamış, barut kokusunun aşina olduğu bu topraklarda şimdi hakim olan geçici sükunetin son bulacağı anı kollamaktadır.
Yirmili yaşlarının ortalarında olan Hüso, tam dört ülke gezip, dört ülkede hayatın genlerini meraklı ama acemi bir doktor gibi iç dış edip Rusya kapılarından geri döner köyüne.. Ardından, Gerdi bölgesindeki evini bir katırın sırtına yükleyip, üç çocuğunu ve eşini de ardına takıp derin vadilerden geçen patikaya vurur kendini.
Azık torbasındaki soğan ve kurutulmuş keşk* kokusunun eşlik edeceği yolculuğun hedefi Şemdinli’dir. Uzun ve zahmetli sürer yolculuk. Hüso Nérkole köyünün üstünde yükselen kayalardan Şemdinli’yi kuş bakışı görüp, derin bir ohh çektikten sonra, oradan süzülerek Sofi Xiyal’in değirmenine ulaşır. Değirmeni geçtikten sonra ise karşısında duran; üç beş ev, bir kaymakamlık binası, PTT, Jandarma ve henüz binası olmayan bir belediyeden ibaret olan Şemdinli’dir.

Rusya kapılarından dönen biri için bu küçücük yerin bu denli büyük gelmesi bir çelişki olsa da Hüso’ya, büyük gelmişti yine de Şemdinli. Hüso gözüne kestirdiği bir yamaca doğru sürer katırını. Artık yeni evini ya da barınağını orada yapacaktır. Katırının yükünü uygun bir yere indirir. Hiç vakit kaybetmeden eline aldığı Derhe*siyle ağaç dallarından barınacakları bir çardak yapar. Çardağın üzerine gölge yapacak dallar konduktan sonra artık dinlenme vakti gelmiştir. Yavaştan çökmeye başlayan karanlıkla beraber, Hüso ve çocukları derin bir uykuya dalarlar.
Erken uyanmak yazılmamış bir kuraldır bu coğrafyada. Ve Hüso da Şemdinli’deki ilk gününe erken başlamıştır. Hüso, henüz parsellenmemiş bu kasabada her yeri kendine ait saymaktadır. Bu yüzden hiç sormadan, soruşturmadan işe koyulur. Barınağına bir bahçe, ağaç dallarından geniş bir oturak yapar. Daha sonra da etrafı araştırmaya başlar. Barınağına biraz uzak da olsa bulduğu bir üzüm bağından üzüm, elma ağaçlarından elma toplar. Ve en önemlisi de gözüne kestirdiği bir buğday tarlasını da kendine yarınki işi olarak belirler.
Nehrili Abdullah Belediye başkanıdır o dönemler. İkinci günün sabahında, Hüso’nun başında beliriverir Abdullah. Hoş beşten sonra, “gel Hüso seni Belediyede işe alayım der. Hüso, hemen kabul eder tabii. Ama hiçbir zaman işe başlayamaz…
O gün gözüne kestirdiği tarlada çalışır Hüso. Kimindir tarla bilinmez, ama o yıl ekmeğini o tarladan çıkartır…
Çok şikayet gelmesine rağmen, Nehrili Abdullah’ın engin sabrı Hüso’nun umursamaz tavırlarına yenik düşmüştür. Hüso’yu Belediyede işçi olarak çalıştırmaktan vazgeçmiştir. Ama, ara sıra Belediyenin tek mal varlığı olan kazma küreklerle de olsa Hüso’ya bir iki iş de yaptırmıştır…
Hüso ise artık ahalinin tanınan simalarından birisidir. Hem de ne tanınma! Hüso, hırsızlığın lûgatlerde bile olmadığı bu coğrafyada, üstelik kimsenin çalınacak değerli bir şeyi olmamasına rağmen, hırsızlıkla anılmaya başlanmıştır! Fakat altın çağlarını çoktan geride bırakan, bu kadim topraklarda mağrur bir Robin Hood’dur doğmakta olan. Zenginden olanı alıp, fakire dağıtan bir Robin Hood… Yani Hüso…

Hüso’nun bir başka özelliği de Şemdinli’de oturan tek Gerdili olmasıdır!
Gerdililer atalarından kalan Çemedani*’lerinin yasaklandığı o yıllarda, başlarına takmak zorunda oldukları şapkalarla, çoğunlukla tuz almak için indikleri Şemdinli’de, Hüso’ya misafir olmayı bir alışkanlık haline getirmeye başlamışlardır. Her yeni misafirin, yeni bir hırsızlık olduğunu bilen Hüso ise zor günler yaşamaktadır.
Yine böyle bir gündür. Hüso her yanı püfür püfür esen dallardan oluşmuş evinin, çamsız penceresinden. Gerdi’nin yolunu gözetlerken, en az yirmi Gerdili’den oluşan, yeni bir kafilenin kendi evine doğru geldiğini görür. Çaresizlik içinde yalan söylemeyi asla beceremeyen eşini yanına çağırır, “Hanım yeni misafirler geliyor, onları ağırlayacak hiçbir şeyimiz yok. Ben şu odadaki, ağaç somyanın altına gizleneceğim. Gelenler beni sorarlarsa, ‘Hüso evde yok’ dersin. Onlarda başka yere misafir olurlar” der ve ağaç somyanın altına saklanır.
Misafirler kendi evlerine gelir gibi rahat ve huzur içinde evin kapısına dayanırlar. Hüso’nun eşi utana, sıkıla “Hüso evde yok” der. Ama misafirler çoktan hesaplarını yapmıştır. “Hüso evde yoksa, ev burada” derler ve içeri girerler. Birkaçı Hüso’nun altında saklandığı somyanın üstüne, diğerleri sağa sola dağılıp, keskin evliyan* tütünlerini, kaçak sigara kağıtlarının içine, sarıp, olanca yorgunlukla derin nefesler çekmeye başlarlar. Hüso’nun her yanı açık barakası, keskin tütün dumanıyla kaplanır. Saklandığı yerde dayanamayan Hüso. Kendini dışarı atar. Herkes şaşkındır. En çokta Hüso! Gerdililer kızarlar, “Hüso te xo şartito?” (Hüso sen saklanmış mısın?) Hüso Robin Hood olduğu kadar, Don Kişot’tur da. Hemen cevabı yapıştırır; “Ben kendime acımıyorum, konu komşuya acıyorum”.
Ama bu cevap onu misafirlere hizmet etmekten kurtaramaz. Konu komşunun mal varlığına dadanmaya başlar. Öncelikle Muhtar’ın ot yığınına yetişip, misafirlerin yorgun katırları için birkaç bağ otu sırtlayıp evine yönelir. Ama muhtara yakalanmaktan kurtulamaz. Muhtarın Hüso’ya söyleyecek çok sözü yoktur, ancak biraz sızlanır. “Hüso hep benim ot yığınımdan çalıyorsun birazda Selim’den çalsana!”
Misafirlerin katırları doyduktan sonra Hüso’nun işi daha bitmemiştir. Misafirleri doyurmak için, başka komşuların arı kovanlarına, kümeslerine dadanmak zorundadır. Biraz bal, biraz yoğurt ve birkaç yumurta… Misafirler tuzlarını Tekel’den alıp. Gerdi’nin yolunu tuttuklarında. Havada yavaş yavaş bozmaya başlar. Şimdililerin hayal bile edemedikleri kar yüklü bulutlar. Şemdinli’nin semalarını kaplar.
Ve artık Hüso’nun küçük Robin Hood’culukları eskisi gibi hoş karşılanmamaya başlar. Hüso’nun yolu yarı harabe, iki katlı bir evden ibaret cezaevine düşer. Elbette bu onun karşılaştığı ilk sorun değildir. Daha önce de, upuzun bir sınır boyunca yaşadığı hayat, ona çok kötü günler yaşatmıştır. O yüzden Hüso yatağını sırtladığı gib, gamsız çekmeye başlar cezasını. Gerçi o bu esareti ceza olarak görmez haliyle. Olsa olsa yeni bir taş yuvarlanmıştır yoluna. O kadar…
Hüso cezaevinde yatarken kar iyece bastırmış. Evinde yakacak odun kalmamıştır.
Ahali de nasılsa Hüso birkaç yıl yetecek kadar odun çalmıştır diye oralı olmayınca. Hüso bir gece yarısı kaçar cezaevinden ve sabaha kadar evine odun taşıyıp, tekrar gizliden cezaevindeki yatağında yarım kalan uykusuna huzurla devam eder. Sabah odunlarının azaldığını fark eden ahalinin kafası oldukça karışıktır! “Hüso cezaevinde o zaman odunlarımızı kim çaldı?”
Tüm kahramanların bir ortağı vardır.
Hüso da Şemdinli’ye kendinden sonra yerleşen Sofi’yi kendi saflarına çekmeyi başarmıştır. Kendi deyimiyle; Hüso bir ayağını kaldırmış, Sofi on altı kez ayağını onun yerine bırakmıştır. Üstelik, Sofi’nin annesi de onların tarafındandır. Şapkalılara karşı inanılmaz bir antipatisi vardır Sofi’nin annesinin. “Az mı dövmüşler sizi” diyerek herkesin her şeylerini çalmayı helal sayardı.
Fahri şapkalı biriydi, üstelik Namaz da kılmıyordu ve az çokta varlıklı biriydi.
Tam bir kamyon kocaman patates getirtmişti bir gün. Tesadüf ya, o gün Hüso ve ortağı da çalışmaya heveslenmişlerdi. Fahri’nin patateslerini arabadan indirirken, dört torbadan birini usulca çalıların dibine yatırıyor. Fahri’nin hayır duasını ediyorlardı. Başka bir günde Fahri aldığı iki koyunu kesmesi için Hüso’ya getirmiştir. Hüso koyunları usulüne göre kesmesine rağmen, Fahri’ye “koyunları Helal edemedim“ deyip kandırmıştır onu.
Pêsan* çayının karşı yakasında, Hüso ve arkadaşlarının şarkılarla tarla biçtikleri bir başka gün, eğlenceye katılmak için katırıyla kendini Pesan çayına vuran Fahri’nin katırı suya kapılır, güç bela canını kurtaran Fahri derenin kenarında Hüso’yu görünce deliye döner “Ne zaman seni görsem başım belaya giriyor. Bela mısın? Nesin?”
Bela! Hüso için söylenecek en son sözdür… O olsa, olsa yaramaz bir çocuğun büyümüş hali; bildiğini söyleyen, yaşamak için olandan çalıp, olmayana dağıtan çaldığını saklamayan, çaldığından utanmayan, çaldığını dağıtan, gülen ve güldüren, hayatı ti’ye alan… Öyle ki, misafirliğe çağırdığı Benevoklu Ahmet ağaya, ondan çaldığı balı yedirirken “ye Ağam ye kendi malın gibi ye” diyebilen…
Şimdi doksanlarında baston gibi bir ihtiyardır Hüso!
Uzun ömründe yoluna birçok kaya daha düşmüş, eşini yitirmiş, arada Hac’a gitmiş Hacı Hüso olmuştur. Ama kendi olmaktan asla vazgeçmemiş, hala gülerek anlatmaktadır anılarını. Fahri’yi, Ahmet ağayı, Şeker kamyonundan çalıp acele ile suyla dolu boş ağaç kovuğuna sağladığı şeker torbasını eve taşırken, eriyen şekerin ayakkabılarına dolduğunu, peşine arıların takıldığını… Şimdilerde doğruluk abidesi gibi durup boyunca günaha, harama ve adaletsizliğe bulaşmış, erdemi göstermelik yaptıkları ibadette arayan yel değirmenlerine inat. Hala anılarını gülerek anlatmaya devam ediyor Hüso. Hacı Hüso… Yel değirmenleriyle savaşta Don Kişot’a bin selamı var…
***
- Pêsan: Şemdinli merkezden Geçen çay (Pésan Cayı)
- Nêrkole: Şemdinli Köyü
- Nehri: Şemdinli Köyü (Eski Şehir merkezi)
- Derhe: Ağaç budamakta Kullanılan geniş ağızlı keser ( Budama aracı)
- Keşk: Kurut (Ayrandan yapılan kurutulmuş yemek katkısı)
- Evliyan: Tütünü ile ünlü Şemdinli köyü
*** Bu yazı 30 Ağustos 2009 tarihinde Özgür Politika Gazetesinde yayınlanmıştır.















